Browsing all articles from Nisan, 2011

“Ne olursa olsun burada bir emek var o yüzden yerden yere vururcasına bir eleştiriden uzak durmak zorundasınız, emeğin hepsini birden silemezsiniz”  demek ne demek? Amacı sırf başkasının değerlerine saldırmak ve bundan reyting sağlamak olsa da önce “elinize sağlık” mı demeliyim? Yine en nikbin rolümü oynayıp, böyle düşünenlerin kalbinin temiz olduğunu düşüneceğim çünkü “amacı ne olursa olsun aslında yapmak istediği bu değildir sadece başkasının değerleri kendi değerleri olmadığı için biraz düşüncesiz davranmıştır” a inananlardan olunduğunu varsayıyorum.  Ah bu varsaymalarım, beni öldürüyorlar… Öyle bir anınız olmuş mudur ki, “Işık, zaman ve Einstein” başlıklı panele katılıp, panelin yarısından fazla bir zamanında Newton’dan söz edilsin –ki biz buna bir nevi “sağ gösterip sol vurmak” diyoruz- sonra da oturum başkanı çıkıp “sanki Newton’a gereğinden fazla [...]

Dekalog 5, Piec (1990) “Öldürmeyeceksin.” Kieslowski‘nin Dekalog serisinden bir film. Çekildiği dönemde bir kesim tarafından oldukça beğenilirken, bir kesim tarafından da eleştirilmiştir. On emir üzerinden giden bu filmde ‘Öldürmeyeceksin!’ teması işlenmekte ve Tanrının insanın kendi hayatında biri ya da birileri tarafından yaşam hakkına dokunulmayacağını bildirmesi vurgulanmaktadır. Filmdeki ana karakterimiz Jacek Lazar’dır. Toplumdan kendini soyutlamış, sıradan bir insanın yapmayacağı davranışları sergileyen bir karakter. Varşova sokaklarından yürürken birisi dövülür, tepki göstermez. Tuvalete gittiği sırada kendisine bakan adama vurur, köprü üzerindeyken aşağıya bir taş atıp sebepsiz yere trafik karmaşasına sebebiyet verir. Aslında bu tip davranışlarla karakterin film boyunca bize neler sunacağı ve filmin kapalı ilerleyeceği imgesi verilir. Film bu şekilde sahnelerarası geçişe hazırlanmışken karşımıza Piotr çıkar. Kendisi yeni avukat olmuştur ve kendine güveni [...]

The Tree 2010 Fransa-Avustralya ortak yapımı dram türünde film. Konusu nedir diye sorarsanız öylece kalakalırım. Çünkü konusu yok sayılır, aslında minicik bir konusu var ama onu söylersem bu sefer filmin tek spoilerını vermiş olurum. O yüzden fazla karıştırmayalım derim ben. Diyeceğim şu ki; The Tree sanatsal film kategorisinde incelense dahi sıfırın altında not alacak cinsten. Durağan filmleri sıkılmadan izleyebilen beni bile çileden çıkardı. Hani nefes almadan izlediğimiz filmler vardır, beynimizi, mimiklerimizi, duruşumuzu bile kontrol altına alır, The Tree’nin de böyle bir etkisi var ama negatif yönde. Evet nefes almıyorsunuz hatta boğuluyorsunuz. Öyle başına oturayım, izleyeyim kalkayım durumu da yok, aralara yeme içme molası filan şart. Özetle kaçın canınızı kurtarın, vaktinize yazıktır. Son olarak filmin artı yönlerinden bahsedelim; birincisi Avustralya da [...]

Ray Bradbury‘nin 1953 tarihli distopik kitabından uyarlanan bir François Truffaut filmi. 1966 yılında vizyona giren Fahrenheit 451, bilim kurgu özellikler taşımasının dışında, François Truffaut’nun siyah-beyaz değil de renkli olarak çekme düşüncesiyle başlamıştır filmin yapım aşamasından önceki evresi. Filmdeki default dil İngilizce ve formatı 35 mm’dir. Ne şaşırtıcıdır ki Truffaut o zamanlar Nouvelle Vague (Yeni Dalga) ile haşır neşirken filmi Fransızca değil, İngilizce çekmek istemiştir. Truffaut, Fahrenheit 451′de bir ülkedeki distopik havayı iyiden iyiye sezdiriyor. Bütün kitapların yasaklandığı, sansürlendiği ve bütün kitapların itfaiyeciler tarafından herkesin gözü önünde yakıldığı bir ülke. Sinopsis aşağı yukarı bu tema üzerinden gidiyor ve verdiği mesajlarla göz doldurmayı başarıyor film. Filmin adıysa yakılan kitapların yanma derecesinden gelmektedir. Akronimler gayet yerinde film boyunca. İtfaiyecilerin yangınları söndürdüğü bilinmesine rağmen, [...]

(Onlar:) “Sana en düşük kimseler (fakirler) tâbi‘ olmuşken, (biz) sana îmân eder miyiz?” dediler! Şuara, 26:111 Hani birine anlatmak istediğinizi tam anlatamazsınız. “İzlemen gerekir dostum” dersiniz ya işte öyle bir filmdir, Children of Heaven. Orjinal adıyla “Bacheha-ye Aseman”. 1997 tarihli, bir Majid Majidi filmi. İran sinemasının hatta dünya sinemasının en naif örneklerinden birisi. Bir ayakkabı ve iki kardeşin arasındaki kardeşlik duygusunun anlatıldığı bir insanlık filmi ayrıca. Rekabetten, riyadan, düzenbazlıktan uzak bir anlatım. Doğu medeniyetinin yansıması bir nevi. Zehra’nın ayakkabılarını kaybetmesiyle başlar Ali’nin mücadelesi. Babasından çekinen çocukların aynı ayakkabıyı kullanmasıyla birlikte hikâye daha da etkileyici hale gelir. Amerikancı propagandalardan uzaklaşmak isteyenlerin mutlaka izlemesi gerekir diye düşünüyorum. Kapitalist düzenin oluşturduğu tüketici topluma bir ders verir nitelikte ayrıca. Yani burada aslında ne yazsam boş sayın okur! Anlatmak isteyip de anlatamadıklarımı [...]

Sayfa 1 / 212