Kübra Cılız tarafından yazılan tüm yazılar

Geliştirilmiş olan temel arketiplerden en olmazsa olmazı olan Persona’nın idrakı, sessizliğinin hatta buz etkisiyle insanın zihninde leke bırakan çarpıcılığını da yandaş alarak toplumsal maskenin tanımını en ağır yönleriyle ifade etmeye girişiyor. Carl Gustav Jung’un da dediği gibi; “Persona, bireyin dış çevreye karşı takındığı bir çeşit sosyal -etki altında kalmış- maskedir.” sözü kişilerin toplum içerisinde bir çok yüz taşıdığını, her yüz ifadesinde birer yaşam olduğunu kezâ toplum ve kişi arasındaki sarsıcı giriftin Bergman’ın bir konuşan bir de salt ifadeleriyle konuşan iki kadın karakterle dengeler. Filmin ilerlediği her dakikada şok etkisi bırakan sahneler daha çok şahikalaşır. Bergman tartışma kabul etmeksizin deneysellik yolunda en iyi imzayı atan bir militan olarak akıllarda kompozisyonel ve illüstratör temalarla son derece psikolojik tanımlar kullanır. 1963’te Tystnaden (Sessizlik) filmi [...]

Rus biçimciliğini evrensel bir beğeniye ulaştırarak göz yormayan kareleri, psikanaliz meditasyonlarla diyalektik ederek şiirselliğe döken yönetmen Andrey Zvyagintsev, ilk uzun metrajlı filmi “Vozvrashchenie”yi 2003 yılında çeker. İngilizceye “The Return” olarak çevrilen bu filmde Rus sinemasının ketum sahne ve karakterleri, insan ve Tanrı, bencillik ve sevgi, isyan ve teslimiyet, anne-baba ve çocuk ilişkilerinin sonsuz sorunları etrafında Tarkovsky’e de selam çakan tarzla portreleşir. Rus yönetmen filminin herkesten önce, Rus izleyici odaklı olduğunu belirtmiş. Ancak, diğer ülkelerde de filmin takdir toplamasıyla bir anda tehdit edici bir etiket olan “ezici şöhret” ile karşılaşmış. 38 yaşında yönetmenliğini yaptığı ilk filmiyle dünyanın bir çok yerindeki eleştirmenler tarafından da gözetilerek bir fenomen olmuştur. Vozvrashchenie, piyasada gösterime girdiği eş zamanla Rusya, ticari olarak Hollywood filmleri ile işgal edilmişti. Para [...]

“Havada nostalji kokusu var!” Midnight In Paris için bu düşünceyi savunmanın pek de yanlış olacağı kanısında değilim. Anlatmak istediği her şehri kendi boyasıyla boyayan Woody Allen, bu kez de Paris tutkunu olan ve yazar olmaya çabalayan bir damat adayı üzerinden hikâyesini klişeden uzak görücüye çıkarıyor. Vakt-i zamanında Hemingway “Paris bir şenliktir” demiş; fakat bu filmde Paris, tek başına şenlik olmaktan da çıkıp dünü bugüne, bugünü de düne taşımış. Zamanda yolculuğa çıkaran Allen 1920’lilerin sanatının büyüsünde gezdiriyor. Bu gezintide beğenmediği kalıpları yanlış gören göze parmak şeklinde kendi çağını beğenmeyerek geçmişe özlem duyma duygusunu da taşlıyor. Şöyle ki; Paris’e tatile giden Amerikalı bir çift ile karşılaşıyoruz. Peşi sıra kız tarafının anne ve babasını tanıyoruz, lüks müptelalığıyla her konuşmasına şahit oluyoruz, “ucuz ucuzdur” [...]

2.Dünya Savaşı sonrası İtalya, Faşizm’e ve sonuçlarına tanık olur. Var olan Faşizm yıkıldıktan sonra sinemayı da Faşist etkilerden aralandırarak doğallığın göz önünde olması ve kameraların sokağa taşınmasıyla “Yeni Gerçekçilik Akımı” başlamıştır. 1945 yılında Roberta Rosselli’nin Roma Citta Aperta (Roma Açık Şehir) “gerçekçi” filmlerin başında gelir. Luchino Visconti’nin Ossessine filmi ise hemen takibindedir. Yaklaşık on yıl kadar süren bu dönemde çoğunlukla amatör oyuncular tercih sebebidir. En yerinde örnek de Sica’nın yönetmenliğini yaptığı Ladri Di Biciclette (Bisiklet Hırsızları) filmidir. Oyuncuların tamamına yakını deneyimsiz oyuncular içinden seçilip sosyal sorunlara referans olmaları açısından takdire şayan bir oyunculuk sergilemişlerdir. Fakat biz Sica’yı gerçekçilik akımından çok melankolik ve komedi tarzı yapıtlarıyla biliriz, zira Sica 1950’lerin sonuna doğru gerçekçilik akımına sırt çevirip o günlerde dahi politik akımlara [...]

“Su Hayattır…” Danny Boyle’un, yönetmenliğini yaptığı; gerçekte mühendis olan Aron Ralston’un hayat hikâyesinden uyarlanan dramatik bir film 127 Hours. Danny Boyle’u hatırlatmak gerekirse “Slumdag Millionaire” ve “Transpotting”in yankılarının ardından, şaşırtmayan bir İngiliz yönetmen. Doksan dakikalık zaman zarfında dar mekân ve tek karakter sınırlaması olmasına rağmen; hikâye kesintisiz yaşatılıyor. Seyirciye de, “çaresizliğin tanımı”nı yaptırıyor adeta. Genç bir dağcı olan Aron Ralston, hayatın keşmekeşliğinden kaçarak her anın tadını çıkarmak adına Utah kanyonu yakınlarında, düşerek kolunu kayaya sıkıştırır. Böylece beş günlük yaşam mücadelesi başlar. Her gün, 09:30 civarı sıkıştığı devasa kayalıklara vuran güneşle “yaşama inancı”nı depolar. Filmin başında açıklanmayan Aron’un karakteri bu kerteden sonra tamamlama sekansını oluşturur; iç hesaplaşmalar başlar. Mahsur kaldığı süre içinde yaşadıklarını gözden geçirmeye bir hayli zaman bulur. Ailesine haber [...]