kapitalizm etiketine sahip tüm yazılar

(Onlar:) “Sana en düşük kimseler (fakirler) tâbi‘ olmuşken, (biz) sana îmân eder miyiz?” dediler! Şuara, 26:111 Hani birine anlatmak istediğinizi tam anlatamazsınız. “İzlemen gerekir dostum” dersiniz ya işte öyle bir filmdir, Children of Heaven. Orjinal adıyla “Bacheha-ye Aseman”. 1997 tarihli, bir Majid Majidi filmi. İran sinemasının hatta dünya sinemasının en naif örneklerinden birisi. Bir ayakkabı ve iki kardeşin arasındaki kardeşlik duygusunun anlatıldığı bir insanlık filmi ayrıca. Rekabetten, riyadan, düzenbazlıktan uzak bir anlatım. Doğu medeniyetinin yansıması bir nevi. Zehra’nın ayakkabılarını kaybetmesiyle başlar Ali’nin mücadelesi. Babasından çekinen çocukların aynı ayakkabıyı kullanmasıyla birlikte hikâye daha da etkileyici hale gelir. Amerikancı propagandalardan uzaklaşmak isteyenlerin mutlaka izlemesi gerekir diye düşünüyorum. Kapitalist düzenin oluşturduğu tüketici topluma bir ders verir nitelikte ayrıca. Yani burada aslında ne yazsam boş sayın okur! Anlatmak isteyip de anlatamadıklarımı [...]

“‎Bil ki; yaşadıklarınla değil, yaşattıklarınla anılırsın. Ve unutma; ne yaşattıysan elbet bir gün onu yaşarsın.” Tolstoy böyle diyor. Hayatın eşitliğine dem vuruyor, adalet çarkına iplerini bırakıyor. Beyaz, bir sadelikle ilerliyor Kieswloski’nin bu serisinde. Ritmik ve Antonim duyguların bir tablosu. Üç Renk Beyaz, Krzysztof Kieslowski‘nin pastoral senfonisi. Kieslowski’nin Üç Renk Üçlemesi (Trois Couleurs) içinden bir ‘beyaz’. Fransızca olarak şöyle diyor Kieslowski ‘Beyaz’  için: “C’est une histoire sur la négation de l’égalité. Le concept d’égalité suggère que nous sommes tous égaux. Or je pense que ce n’est pas vrai. Personne ne veut vraiment être l’égal de son prochain. Chacun veut être plus égal. “ “Eşitlik kavramı üzerine bir hikaye. Eşitliğin kelime anlamı hepimizin eşit olduğunu belirtiyor. Halbuki ben bunun doğru olmadığını düşünüyorum. [...]

Aslında sürekli ön planda kalan şeylerden hep uzak durmuşumdur. Daha doğrusu uzak durmaya çalışmışımdır. Bunun nedeni popüleriteden bir nebze olsun tırsmam olabilir. Çok satan kitapları hep bir kaç sene geçtikten sonra okumak isterim mesela. Müzikleri geriden takip ederim. Çok fazla neden aramaya gerek yok sanırım. Kültürden ne anladığımı tam olarak dile getiremesem de kendi içimde yaşıyorum galiba bazı şeyleri. Filmler için de bunu söyleyebilirim. Çok ses getiren bir film bazı zamanlar nedense bende herhangi bir heyecan uyandırmaz. Bunun için festivallerde gösterilen veya bir kaç bin kişinin ancak izleyebildiği filmleri merak etmişimdir hep. Kısa filmler bu sınıfa dahildir mesela. Bu konu ile alakalı geçen senelerde izlediğim bir film aklıma geldi. 2009 Fransız yapımı. “Micmacs à Tire-Larigot“. Festival tadında. Görselliği ise başka [...]

Arılar her zaman dünyayı değiştirmek istemişlerdir. Mesela Aristo, Aristoteles. Fakat bu zekaları kuralların önüne geçince dünyanın dengesi bir anda altüst oluyor. Tıpkı insanların yaratılışlarından uzaklaştıklarında kulak yoluyla beynine arı ulaşan firavunlar gibi. Sinek miydi? Ne farkeder ki. Filmin konusu ahlâk dersinden çok teknik bir ders. Polenleme olmazsa insanlar da olmaz mı? Polenleme’nin uygulamalı anlatımı ve arıların zaferi. Ve zaferin tekrar tanımlanması. Bu sefer ırkçı olmayı deneyin ve arı ırkını destekleyin zira insan ırkını tehlikeye sokabilecek silahlar ellerinde. Bunun adının insancada karşılığı “polen”. Filmi izleyince kendimi bir an arı gibi hissedip tüm dünyayı polenlemeyi istedim. Filmde arılar ballarının izinsiz ve bedelsiz (ç)alındığını öne sürerek insanlara açtıkları davayı kazanıyorlar… Ama insanlar haklarının izinsiz ve süresiz (ç)alındığını öne sürerek açtıkları davaları kazanamıyorlar. Bu [...]