paris etiketine sahip tüm yazılar

“Havada nostalji kokusu var!” Midnight In Paris için bu düşünceyi savunmanın pek de yanlış olacağı kanısında değilim. Anlatmak istediği her şehri kendi boyasıyla boyayan Woody Allen, bu kez de Paris tutkunu olan ve yazar olmaya çabalayan bir damat adayı üzerinden hikâyesini klişeden uzak görücüye çıkarıyor. Vakt-i zamanında Hemingway “Paris bir şenliktir” demiş; fakat bu filmde Paris, tek başına şenlik olmaktan da çıkıp dünü bugüne, bugünü de düne taşımış. Zamanda yolculuğa çıkaran Allen 1920’lilerin sanatının büyüsünde gezdiriyor. Bu gezintide beğenmediği kalıpları yanlış gören göze parmak şeklinde kendi çağını beğenmeyerek geçmişe özlem duyma duygusunu da taşlıyor. Şöyle ki; Paris’e tatile giden Amerikalı bir çift ile karşılaşıyoruz. Peşi sıra kız tarafının anne ve babasını tanıyoruz, lüks müptelalığıyla her konuşmasına şahit oluyoruz, “ucuz ucuzdur” [...]

Devrim | 1. Belli bir alanda hızlı, köklü ve nitelikli değişiklik. 2. İhtilal: Fransız devrimi. 3. esk. İnkılap. 4. esk.Çevrilme, katlanma, bükülme. Siyah beyaz çizgileriyle politik bir animasyon filmi Persepolis. Vincent Paronnaud ile filmin yönetmeni olan Marjane Satrapi‘nin kendi otobiyografisinden uyarlanmış bir animasyon olmasının dışında kendi içinde oryantalist ve batı yanlısı bir çizgisi de olduğu reddedilemez. Orly‘de başlayan film yine Orly’de son buluyor. Bu kısımlar filmdeki tek renkli yerler, kahramanımız Marjane’nın sesinden dinlediğimiz olaylar ise siyah-beyaz şekilde aktarılmış. Filmin siyah beyaz yapılmasının sebeplerinden biri de Marjane Satrapi’nin aynı adlı kitabına sadık kalmak. Marji, (Marjane) komünist ve sosyalist fraksiyonlarında bulunmuş bir ailede büyüyen küçük bir kızdır. Film boyunca -kendisini Şah rejimi  sırasında doğan, İslam Devrimi sırasında ise büyüyen ve de olaylara karşı kendi disipliniyle hareket [...]

Değil mi ki susmak en çok söylemekti ?!.. Nazan Bekiroğlu İnsan kendi anımsamalarını bir parça ile tamamlar. Bir parça bütün bir şablonu gözünde canlandırması için yeterlidir. Bu geçmişin içinden gelen parçalar ile can bulur hayaller, anımsamalar, hatıralar. Bizi biz yapan da bu parçaların etrafında senkronize bir şekilde dolaşmamızdır. İnsan, geçmişiyle vardır, çocukluk hatıralarıyla, kendi sahiplendikleriyle ve de tozlu tebessümleriyle. Tüm bunlar dışında, kendi dış dünyamıza bakarken olayları kendi perspektifimizden yorumlarız. Bu biraz sürrealizm koksa da hayatın kendi gerçekliği içinde bu gayet olağandır. Söz olmadan seyrine daldıklarımız bizim bilinçaltımızda gerçekleştirdiğimiz birer yansımalardır. Zihnimizde eşyaya şekil verirken ve tasarlarken ve de onun en iyi olması için zihnimizin derinliklerine ulaştığımızda karşımıza çıkan kendi öz benliğimiz olur. İnsan, fıtratı gereği, iyiyi kazanmak ister, iyi ile [...]

“‎Bil ki; yaşadıklarınla değil, yaşattıklarınla anılırsın. Ve unutma; ne yaşattıysan elbet bir gün onu yaşarsın.” Tolstoy böyle diyor. Hayatın eşitliğine dem vuruyor, adalet çarkına iplerini bırakıyor. Beyaz, bir sadelikle ilerliyor Kieswloski’nin bu serisinde. Ritmik ve Antonim duyguların bir tablosu. Üç Renk Beyaz, Krzysztof Kieslowski‘nin pastoral senfonisi. Kieslowski’nin Üç Renk Üçlemesi (Trois Couleurs) içinden bir ‘beyaz’. Fransızca olarak şöyle diyor Kieslowski ‘Beyaz’  için: “C’est une histoire sur la négation de l’égalité. Le concept d’égalité suggère que nous sommes tous égaux. Or je pense que ce n’est pas vrai. Personne ne veut vraiment être l’égal de son prochain. Chacun veut être plus égal. “ “Eşitlik kavramı üzerine bir hikaye. Eşitliğin kelime anlamı hepimizin eşit olduğunu belirtiyor. Halbuki ben bunun doğru olmadığını düşünüyorum. [...]