Filmlerle Sosyoloji
Bekir Arslan yazdı. Amerikan Sineması, Kitap kategorisinde yayınlandı.
Filmlerle Sosyoloji, Lancaster Üniversitesi Sosyoloji Bölümünde Öğretim Üyesi Bülent Diken ve Aarhus Üniversitesi Siyaset-Bilim Bölümü Öğretim Üyesi Carsten Bagge Laustsen‘in birlikte hazırladıkları bir kitap. Toplumsal gerçekleri değil, filmler aracılığıyla kendilerini yeniden üreten toplumlar’dan bahseden bu kitap, ayrıca sinemanın insan üzerindeki etkisinin de yansımalarını anlatır. Kitapta incelenen Hamam, Sineklerin Tanrısı, Tanrı Kent, Dövüş Kulübü, Brazil ve Hayat Güzeldir filmleri din, toplum, kin sosyolojisi gibi toplumsal değişime etki eden konulardan bahsetmeleri açısından özenle seçilmiş.
Slavoj Zizek’in kaleme aldığı, Uçuş 93 (United 93, 2006) ve Dünya Ticaret Merkezi (World Trade Center, 2006) filmleri üzerinden Amerikan sinemasının 11 Eylül sonrası eğilimlerini inceleyen sunuş yazısı da kitabın mantığını özetler nitelikte.
Filmlerle Sosyoloji, özellikle sosyal teori ve sinema arasındaki ilişkiye dair yeni bir bakış edinmek isteyenlerin okuması gereken bir kitap.
Zizek’in kitap için yazdığı sunuş yazısı ise şöyle:
Bülent Diken ve Carsten Bagge Laustsen’in Filmlerle Sosyoloji başlıklı çalışmasının teorik ve politik duruşunu açıklamanın en iyi yolu belki de 11 Eylül’ün beşinci yıldönümü vesilesiyle gösterime giren iki Hollywood prodüksiyonuna odaklanmaktan geçiyor: Paul Greengrass’ın Uçuş 93 / United 93 adlı filmi ve Oliver Stone’un yönettiği Dünya Ticaret Merkezi / World Trade Center. Burada ilk göze çarpan şey, her ikisinin de mümkün olduğunca Hollywood karşıtı bir duruş sergilemeye çalışması: her ikisi de sıradan insanların cesaretine odaklanıyor; göz alıcı yıldızlar, özel efektler, kahramanlık gösterileri yok; yalnızca sıradan insanların sıradışı şartlar altında basit ve gerçekçi bir tasviri söz konusu. Kuşkusuz bu filmlerin sahici bir tarafı da var – filmlerin sansasyon yaratma merakından kaçınmasını, gösterişsiz ve sade üslubunu eleştirmenlerin büyük çoğunluğunun nasıl da ağızbirliği yapmış gibi övdüğünü hatırlayın. İşte bizim şüphelenmemizi gerektiren şey de bu sahiciliğin ta kendisi: Kendimize acilen bunun hangi ideolojik amaçlara hizmet ettiğini sormamız gerekiyor.
Burada üç şeyi belirtmek gerekiyor. Birincisi, her iki filmin de birer istisnaya odaklanmış olduğu: Uçuş 93 kaçırılan dört uçaktan sadece biri, teröristlerin hedefi vuramadığı tek uçak hakkında. Dünya Ticaret Merkezi ise enkazdan kurtarılan yirmi kişiden ikisinin öyküsünü anlatıyor. Böylelikle, özellikle de Uçuş 93′te, felaketin kendisi bir çeşit zafer haline getiriliyor; yolcular, kesin bir ölümle karşı karşıya oldukları bir durumda ne yapacakları sorusuyla yüzleştiriliyor. Onların verdiği kahramanca karar şu: Eğer kendimizi kurtaramayacaksak, en azından başkalarının hayatını kurtarmaya çalışalım – bu nedenle, uçağı hava korsanlarının belirlediği hedefi vurmadan önce yere indirmek üzere pilot kabinine hücum ediyorlar (yolcuların İkiz Kuleler’i vuran iki uçaktan zaten haberi var). Peki böyle bir istisnanın öyküsünü anlatmak neye yarıyor?
Spielberg’ün Schindler’in Listesi / Schindler’s List filmiyle bir karşılaştırmaya gitmek bu noktada faydalı olabilir: Filmin sanatsal ve siyasal anlamda başarısızlığı ortada olsa da, kahraman olarak Schindler’in tercih edilmesi doğru bir seçimdi; zira Yahudilere yardım etmek için bir şeyler YAPMIŞ bir Alman’ın resmedilmesi, aslında hem bir şeyler yapmanın mümkün olduğunu kanıtlıyor, hem de bir şey yapmanın imkânsız olduğunu öne sürerek hiçbir şey yapmamış olanları etkili bir şekilde kınamayı mümkün kılıyor. Uçuş 93′ün ise bunun aksine isyana odaklanması, bizi asıl soruları sormaktan alıkoyuyor. Aklımızdan basit bir deney yapalım ve iki filmi de başka türlü hayal edelim: Diyelim ki Uçuş 93, American Airlines’ın 11 sefer sayılı uçuşunu (veya hedefini vuran başka bir uçağı) ve bu yolcuların öyküsünü anlatsın; DTM de İkiz Kuleler’in enkazı altında uzun süre ıstırap çekip ölen iki polis ya da itfaiyecinin öyküsü olarak yeniden çekilsin. Bu versiyonları işledikten sonra, bu korkunç suçu bir biçimde meşrulaştırmak ya da “anlayışla” karşılamaktan ziyade, durumun asıl dehşetiyle yüz yüze gelir ve düşünmeye, kendimize böyle bir şeyin nasıl olabildiğine ve ne anlama geldiğine dair ciddi sorular sormaya mecbur kalırdık.
İkincisi, her iki filmde de belirgin biçimsel aykırılıklar var: Bu anlar, filmlerin esasen sade ve gösterişsiz üslubuna da uymuyor. Uçuş 93 bir otel odasında dua edip hazırlanan hava korsanlarıyla başlıyor. Sert görünüyorlar, hepsi birer ölüm meleğini andırıyor – jeneriğin hemen ardından gelen sahne de bu izlenimi destekliyor: Manhattan’ı gece, tepeden gördüğümüz panoramik çekim eşliğinde, hava korsanlarının duaları duyuluyor; korsanlar adeta hasat kaldırmak üzere dünyaya inmeye hazırlanıyorlar. Benzer şekilde DTM’de de kulelere çarpan uçakların doğrudan bir görüntüsü yer almıyor; tek gördüğümüz şey, felaketten saniyeler önce polislerden biri kalabalık bir sokaktayken, kalabalığın üzerinden hızla geçen meşum bir gölge – ilk uçağın gölgesi. (Üstüne üstlük, polis-kahramanlar enkaz altında kaldıktan sonra, kamera Hitchcockvari bir hareketle uzaklaşıyor ve gökyüzünden bütün New York’un “tanrısal” bir manzarasını gözler önüne seriyor.) Gerçekçi gündelik yaşamdan, dünyayı tepeden gösteren bu bakış açısına doğrudan geçiş her iki filme de –sanki saldırılar tanrısal bir müdahalenin eseriymiş gibi– tuhaf bir dinsel çağrışım yüklüyor. Peki bunun anlamı nedir? Jerry Falwell ve Pat Robertson’ın 11 Eylül saldırılarına verdikleri ilk tepkiyi hatırlayın: Onlara göre Amerikalıların günahkâr yaşamlarından dolayı tanrı koruyucu elini ABD’nin üzerinden çekmişti; hedonist materyalizmi, liberalizmi ve yoldan çıkmış cinselliği suçluyor, Amerika’ nın hak ettiğini bulduğunu iddia ediyorlardı. Amerika’nın “liberalliğine” yöneltilen suçlamanın, Müslüman Öteki’nin yanı sıra tam da Amerikan taşrasının kalbinden gelmesi elbette düşündürücü.
Uçuş 93 ve DTM gizliden gizliye bunun tam tersini yapıyor ve 11 Eylül’ü felaket kılığında bir nimet, bizleri yaşadığımız ahlaki çöküntüden kurtarıp içimizdeki iyiliği ortaya çıkaracak tanrısal bir müdahale olarak okuma eğilimi gösteriyor. DTM kadraj dışı konuşmalarla, İkiz Kuleler felaketi gibi korkunç olayların insanların içindeki kötülüğü VE iyiliği –cesareti, dayanışmayı, topluluk için fedakârlıkta bulunmayı– ortaya çıkardığı mesajıyla sona eriyor. İnsanlara yapabileceklerini hayal bile edemeyecekleri şeyleri gerçekleştirebileceklerini gösteriyor. Felaket filmlerine duyduğumuz hayranlığın alttan alta sürmesinin sebeplerinden biri de bu ütopik bakış açısı: Neredeyse toplumsal dayanışma ruhunu canlandırmak için büyük bir afete ihtiyacımız varmış diyeceğiz.
Bu da bizi son ve asıl can alıcı noktaya getiriyor: İki film de sadece olaylara dair politik bir tavır sergilemekten değil, olayı daha geniş bir siyasi bağlamda ele almaktan bile kaçınıyor. Uçuş 93′teki yolcuların ve DTM’deki polislerin büyük resim hakkında bir fikirleri yok – birdenbire kendilerini dehşet verici bir durumun ortasında buluyor ve ellerinden geleni yapmak zorunda kalıyorlar. Bu “bilişsel haritalama” eksikliği hayati önem taşıyor: Filmlerin ikisi de Tarih’in ortada görünmeyen Neden, acıtan görünmez Gerçek olarak acımasızca hayatlarına dalmasından mustarip sıradan insanları anlatıyor.
Filmde yalnızca felaketin feci sonuçlarını görüyoruz. Ancak felaketin sebebi öyle soyut ki DTM’yi izlerken insan kolaylıkla İkiz Kuleler’in kuvvetli bir deprem yüzünden yıkıldığını düşünebilir. Hatta biraz daha ileri gidip, aynı filmin 1944 yılında müttefiklerin her tarafı yakıp yıkan bombalı saldırısının ardından Almanya’nın büyük şehirlerinden birinde geçtiğini düşünebiliriz. (O dönemle ilgili bir televizyon belgeselinde, 1944 yılında Almanya’nın elinde kalan birkaç askeri uçakla şehirleri savunan ve hayatta olan kimi Alman pilotları, Nazi rejimiyle alakaları olmadığını, politikadan tamamen uzak durduklarını, sadece cesurca ülkelerini savunduklarını iddia ediyorlardı.)
Ya da aynı filmin güney Beyrut’ta bombalanan çok katlı bir binada geçtiğini varsayalım. En önemlisi de bu zaten: Olay orada GEÇEMEZ. Böyle bir film “ustalıkla terör propagandası yapan Hizbullah yanlısı bir film” diye bir kenara itilirdi (aynı Almanya’da geçtiğini hayal ettiğimiz film gibi). Bu da iki filmin ideolojik ve politik mesajının, aslında politik bir mesaj vermekten kaçınmalarında gizli olduğunu gösteriyor; bu kaçınma hali ise insanın kendi hükümetine karşı içten içe duyduğu GÜVENLE destekleniyor – “düşman saldırdığında, üzerine düşeni yapmalısın“. İşte bu gizli güven duygusu, Uçuş 93 ve DTM’yi, Stanley Kubrick’in yönettiği Zafer Yolları / Paths of Glory gibi acı ve ölümle karşı karşıya gelen sıradan insanları (askerleri) anlatan pasifist filmlerden tamamen ayırıyor. İnsanların duydukları acı, burada düpedüz belirsiz ve manipüle edilmiş bir Neden uğruna anlamsızca kendini feda etmek olarak gösteriliyor. Sherlock Holmes‘un Arthur Conan Doyle’un “Gümüş Şimşek” kitabındaki meşhur hazırcevaplığında olduğu gibi:
“Burada dikkatimi çekmek istediğiniz herhangi bir husus var mı?”
“Var, geceleyin gerçekleşen tuhaf köpek hadisesi.”
“Köpek gece boyunca hiçbir şey yapmadı ki.”
“İşte tuhaf hadise de buydu,” dedi Sherlock Holmes.
İnsan DTM ile ilgili ancak şunları söyleyebilir: “Hani filmde tuhaf bir terörist saldırı olayı vardı ya!” “Ama bir terörist saldırı görmedik ki.” “İşte tuhaf olan olay da oydu zaten.” Bu da bizi başladığımız yere, sade ve gerçekçi bir tavırla sıradan insanları anlatan iki filmin “somut” karakterine götürüyor. Felsefeyle ilgilenen hemen herkes, Hegel’in “soyut” ve “somut” karşıtlığını sezgisellikten uzak bir biçimde nasıl ele aldığını bilir: Gündelik dilde genel kavramlar “soyut” olarak adlandırılır, buna karşılık gerçekte var olan münferit nesne ve olaylar “somut” sayılır. Hegel de ise tam tersi söz konusudur; “soyut” olan dolaysız gerçekliktir ve bu gerçekliği “somut” hale getirmek, ona anlam kazandıran karmaşık evrensel bağlama başvurmak anlamına gelir. İşte bu iki filmin asıl sorunu da burada yatıyor: tam da “somut” oldukları noktada “SOYUT”lar. Yaşam mücadelesi veren somut bireylerin gerçekçi anlatımı, yalnızca ucuz ticari bir gösteriden kaçınma değil, olayın tarihsel bağlamını yok etme işlevi de görüyor. Ve beş yıl sonra geldiğimiz nokta işte bu: 11 Eylül’ü geniş bir anlatı içinde konumlandırmaktan, bu olayın “bilişsel haritasını” çıkarmaktan âciziz hâlâ.
Bu kısa tahlilden çıkarılacak ders, Diken ve Laustsen’in takdire şayan kitabında derinlemesine ele alınmış: Bir film asla “yalnızca bir film” ya da bizi eğlendirmeyi ve dolayısıyla dikkatimizi dağıtarak bizi asıl sorunlardan ve toplumsal gerçekliğimiz içindeki mücadelelerimizden uzaklaştırmayı amaçlayan hafif bir kurgu değildir. Filmler yalan söylerken bile toplumsal yapımızın canevindeki yalanı anlatırlar. Bu nedenle de bu kitabı yalnızca filmlerin toplumsal gerçeği nasıl yansıttığı ya da meşrulaştırdığıyla ilgilenenler değil, toplumlarımızın nasıl olup da kendilerini ancak filmler aracılığıyla yeniden ürettiği hakkında fikir sahibi olmak isteyenler de okumalı. Uzun lafın kısası, tam da bu sebepten dolayı Filmlerle Sosyoloji’yi hemen hemen herkes okumalı.
Hatırlarsanız Matrix’in o unutulmaz sahnesinde Neo kırmızı hap ile mavi hap arasında seçim yapmak zorundaydı: Ya Gerçeğe doğru travmatik bir uyanışı göze alacak ya da Matrix’in kontrolündeki yanılsamayı yaşamaya devam edecekti. Neo, Hakikati seçti. Buna karşılık filmdeki en aşağılık karakter, isyancıların arasındaki muhbir, Matrix ajanı Smith’le bir konuşması sırasında çatalıyla bifteğinden lezzetli güzel bir parçayı kaldırıp şöyle diyordu: “Biliyorum bu sadece sanal bir yanılsama, ama tadı gerçek gibi olduğu sürece umurumda bile değil.” Bu kitabı okumak ya da okumamak, kırmızı ve mavi hap arasındaki tercihin ta kendisi.
—
Kitap: Filmlerle Sosyoloji
Orijinal İsmi: Sociology through the Projector, 2007
Yazar: Bülent Diken, Carsten B. Laustsen
Yayın evi, tarihi: Metis Yayınları, 2008
TweetBu yazı için 2 Yorum yapılmış.
Yorum yaz
Benzer yazılar
Sinemazingo Filozofo
Sinemazingo Yazarlar
Son Sinemazingolar
- Pred Dozhdot (1994)
- Rear Window (1954)
- Ateşin Düştüğü Yer (2012)
- Le gamin au vélo (2011)
- Dedemin İnsanları (2011)
Sinemazingo Yorumlar
- Nostalghia (1983) için beyazıt ve güvercin
- Nói albinói (2003) için Bekir Arslan
- Bir İnsanlık Anlatısı: Depuis Qu’otar Est Parti için tnhn
- Le gamin au vélo (2011) için tnhn
- Nasıl arayacağımı bilmiyorum! için zehra fatma





26-1-2012, 15:39
Zizek’in sunumunu okuyunca aklıma Orson Welles geldi. Orson Welles’e ait olduğu söylenen müthiş bir söz var: ”Film yönetmeni çok zeki olmalı, ama mümkün mertebe entellektüel olmamalı – çünkü entellektüeller performing arts’ın can düşmanıdırlar.”
Tercüme ederken performing arts yerine türkçe kelime bulamadım, lakin Welles’in demek istediği anlaşılmıştır.
11 Eylül’le ilgili filmler ilgimi çekmediğinden hiçbirini izlemedim. Onun için bahsi geçen 11 Eylül filmlerinden sırf Zizek’in çıkardığı sonuç mu çıkar bilemiyorum. Fakat öyle bir sonuç çıksa bile bunun neresine takılmış tam anlamadım (retorik!). Ve bu yüzden Orson Welles’in cümlesini biraz daha iyi kavradım.
Bence iki hapı da yutmamalı. Başka seçenekler de vardır.
2-2-2012, 00:50
Bu kitaptan yazınız vasıtasıyla haberdar olup, ilk fırsatta okumak üzere kütüphaneme ekledim. Şimdilik sadece içeriğini inceleyebildim ama, sunuş yazısında belirtildiği gibi, bunun film izleyen herkesin (yani hemen herkesin) okuması gereken bir kitap olduğu görüşüne katılıyorum.
Şöyle bir dönüp, çok değil, on yıl kadar öncesine baktığımızda, film izleme eyleminin hayatımızda bu kadar çok yer kaplamadığını hepimiz hatırlarız. Gösterim medyalarının yaygınlaşması mıdır filmlerin hayatımızdaki yerini arttıran, yoksa günümüz insanının gerçek hayattan kaçış isteği mi? Sebep her ne olursa olsun, bugün sinema filmleri hayatımızda inanılmaz derecede fazla bir yer kaplıyor. Ve biz o filmleri üretenlerin onlara yüklediği açık ve gizli mesajlara muhatap oluyoruz.
Hani bir söz vardır; “Bir yazarın ne söylediğinden çok ne fısıldadığı önemlidir.” Bu cümledeki ‘yazar’ kelimesini ‘yönetmen’ ile değiştirebilir miyiz? Yazarların doğrudan hitap ettiği kitle okumak gibi belli bir zahmeti olan eyleme talip olanlarla sınırlıyken, görüntünün gücünü kullanan yönetmenlerin çok daha geniş bir kitleye hitap etme imkânı var mı? Bence var. Ve mesaj ne kadar çekici bir paket içinde sunulursa, o kadar çok kişiye ulaşma imkanı var. Gişe rekorları kıran popüler filmleri ve içeriklerini düşünün…
Sloven sosyolog-filozof Žižek’in kitabın sunuşunda değindiği ‘toplumların filmler aracılığıyla kendini yeniden üretmesi’ olgusuna belki şöyle bir örnek verilebilir diye düşünüyorum:
1998 tarihli Deep Impact filmini seyretmiş olabilirsiniz. Orada Morgan Freeman’ın canlandırdığı siyah ABD başkanını gördüğünüzde ne tepki vermiştiniz? “Ahah, yemeyin bizi?” mi demiştiniz? Açıkçası ben buna benzer bir şey düşünmüştüm, çünkü siyah bir ABD başkanı kesinlikle inandırıcı gelmemişti. Ancak sonraki yıllarda başka film ve dizilerde de (mesela 24 dizisindeki David Palmer karakteri dikkate değer) bu fikir işlenerek ABD kamuoyu zaman içinde siyah bir başkan fikrine alıştırıldı. Ve 2008 yılına gelindiğinde de ilk kez bir siyah, yani Barrack Obama ABD başkanlığına seçildi.
Bir örnek daha vermek istiyorum. Hollywood’da doksanlı yıllar boyunca Arapların terörist olarak gösterildiği çok sayıda film üretildi. Mutlaka görmüşsünüzdür, çünkü Türk televizyonlarında da bol bol gösterilirdi bunlar. Her filmin sonunda korkusuz ve kahraman(!) ABD askerlerinin bu Arap teröristleri etkisiz hale getirmesi bu filmlerin olmazsa olmazıydı. O zamanlar bu filmlere pek bir anlam veremezdim. Tamam, 90′ların başında Körfez Savaşı yaşanmıştı da; birçok ülkede at koşturup nükleer silahları filan çalan Arap teröristler? Ancak sonra 11 Eylül 2001’de Dünya Ticaret Merkezi’ne ve –güya- Pentagon’a saldırıldı. Ve ABD önce Afganistan’ı, sonra da istihbarattan gelme İngiliz yazar John le Carré’ın ifadesiyle ‘inanılmaz bir PR sihirbazlığı yapıp’ Irak’ı 11 Eylül saldırısı ile ilişkilendirerek bu ülkeleri işgal etti. İşte o zaman bu filmlerin anlamı ve amacı da oldukça açık ve net bir şekilde ortaya çıkmış oldu.
Çok film izliyoruz. Ve bu filmler de şu ya da bu şekilde düşüncelerimizi, fikirlerimizi şekillendiriyor ve hayatlarımıza etki ediyor. O yüzden de bunun üzerinde zihinsel mesai harcanması gereken bir konu olduğu çok açık.
Kitabın tamamını okuduğumda belki bu yorumumu tekrar gözden geçiririm. Bu bir ön yorumdu. Teşekkürler.
Not: Yanlış anlaşılmasın, Deep Impact’teki siyah başkanın Hollywood tarihindeki ilk siyah başkan olduğunu söylemedim. Bu, benim izlediğim ilk örnekti. Ayrıca da öğrendiğime göre, M. Freeman’ın canlandırdığı bu rol, bir Hollywood filminde canlandırılan en başarılı film başkanları arasında ikinci sırada yer almış. Siyah bir başkana yer verilen ilk filmse 1933 tarihli ‘Rufus Jones for President.’ Daha ayrıntılı bilgiye gerek duyarsanız şu sayfayı inceleyebilirsiniz:
http://en.wikipedia.org/wiki/Black_president_in_popular_culture_(United_States)