Kirsten Lepore bottleCemâleddin Halvetî hazretleri Beyazıd Camii’nde vaaz ederken, cemaatin arasından yaşlı bir adam kalkıp, “Şeyh Efendi!” demiş,

— “Böylesine mümtaz bir cemaate katılmak arzusuyla çok uzun bir yoldan buraya geldim. Lâkin etraf çok kalabalıktı, ben de o karmaşa içinde merkebimi kaybettim. Özelliklerini tarif etsem, acaba lütfedip cemaate böyle bir eşek görüp görmediklerini sorabilir misiniz?

Adamın bu ricası üzerine, Şeyh Efendi, cemaate dönüp demiş ki:

Ey cemaat! İçinizde aşk nedir bilmeyen ve ömründe hiçbir şeye âşık olmayan kimse var mı?

Cemaatten biri kalkmış, “Yâ Şeyh! Ben öyle aşk maşk nedir bilmem. Şimdiye kadar da kimseye âşık filân olmuş değilim” demiş. Bu sırada iki kişi daha elini kaldırıp onlar da aşk nedir bilmediklerini, hiç âşık olmadıklarını söylemişler.

Cemâleddin Halvetî hazretleri önce tebessüm etmiş, sonra merkebini kaybettiğini söyleyen yaşlı adama dönüp, “Bana bir eşeğini kaybettiğini söylemiştin” demiş,

— “Hâlbuki bak ben sana tam üç tane eşek buldum. Aralarındaki tek fark, seninki dört ayaklıydı, bunlarsa iki ayaklı.

Her ne kadar Şeyh Efendi’nin tarif ettiği aşkı bilmeyen iki ayaklı sınıfa dahil olsam da ehl-i âşk’ın sözlerini bir araya getirerek, idrak etmeye çalışarak yola çıkıyorum. Ta ki anlamak için bir adım atayım. Ki bu bir tefekkürdür.

Âşk, kelime bakımından sevmek, hoşlanmak, muhabbet etmek, tutku ile bağlanmak, beğenmek, arzu etmek kelimeleri ile yakın manalar içeren bir kelime gibi gözükse de tam olarak bu kelimeler ile anlatılamayan bir mefhum. Aklî delillerden çok, his ve kalp ile anlaşılabilir gizli bir hazine gibi.

Bu âlemin insanları bir mumun alevi önündeki üç kelebek gibidir.

İlk olan yaklaştı ve dedi ki: “Ben aşkı biliyorum!”

İkinci olan kanatlarıyla azıcık aleve dokundu ve dedi ki: “Ben aşk ateşinin nasıl yaktığını biliyorum.”

Üçüncü olan kendisini alevin kalbine attı ve alevde tükendi. Hakiki aşkın ne olduğunu sadece o bilir.

Bab’Aziz filminde de geçen bu hikâye gibi aşk, bir yolu anlatıyor sanki. Ve o yolda sendeleyerek de olsa gitmeye çalışan yolcunun, insanın durumudur aşk. Sevmekten, beğenmekten, hoşlanmaktan öte yanmak. Bir mertebede bekleme zahmetinde bulunmadan hedefe doğru ilerleyen bir caddenin son dönemeci. Visale erme maksadıyla feragât etme. Sonuçta fiile geçme için niyet etme.

Aşkın tüketimle açıklanamadığını ve bedeni hazlardan kesinlikle ayrı tutulması gerektiğini Dücane Cündioğlu bir yazısında şöyle anlatıyor:

Niçin “maddî/bedenî hazlar”dan söz ediyoruz?

Çünkü maddî/bedenî zevklerden hissemize düşen pay sonsuz değildir, yani tüketilemez; yani zevklerin tamamına ulaşılamaz; zevkin ancak muayyen bir miktarı elde edilebilir. Zevk almak, zevkin bir kısmını almak demektir. Hâl böyle olunca, “haz alıyorum” dersem, o zevkin ancak belirli bir kısmına temas ettiğimi ifade etmiş olurum.

İlginç olanı şu ki: Herhangi bir zevkle temasımın süresi uzadıkça, yani aldığım maddî/bedenî hazzın miktarı arttıkça, o zevk yavaş yavaş eleme (acıya) dönüşmeye başlar. Yediğim yemeğin zevkinden hisseme düşen haz, aynı nisbette zevkin de artışını temin etmez. Oysa manevî zevklerden aldığımız hazlar hiç de böyle değildir. Çünkü tam da aksine aldığımız hazzın (payın) miktarı arttıkça, eşzamanlı olarak aldığımız zevkin miktarı da artar. Meselâ bilme zevkinden aldığım hazzın miktarı artarsa, bilirim ki sadece bilgim değil, bilmekten aldığım zevk de artacaktır.

Sonuç: sevme, beğenme, hoşlanma duyguları, bütün güçlerini nesnelerinden (nesneye nisbetlerinden) alıyorlarsa, tükenmeye mahkumdurlar demektir.

Az-çok sevebilirsiniz, az-çok beğenebilirsiniz, az-çok hoşlanabilirsiniz ve fakat aslâ az-çok âşık olamazsınız.

Manevî zevk olarak nitelendirebileceğimiz bu durum, âşkı hakikî manada anlayan ehl-i âşk nezdinde anlaşılabilmiştir ki Mecnun’un âşkının ispatı; maşuğuna kavuşmasında değil, âşkının uhrevi boyutuna erişip yeryüzünden âzâde oluşunda yatar.

Ki âşk, engelsizlikle yürüyen bir şey de değildir esasında. Âşk, engellerden beslenen bir zorlu süreçtir. Kişi; engelsiz ve kolay bir güzergâhta yürüdüğü vakit, aşkın künhüne varması söz konusu olamaz şüphesiz. Çünkü hakikî âşıkların dediği gibi; âşkın hakikati vuslatta değil firâktadır. Yani zora talip olmakla başlar âşk. Kolay bir tecrübeden âşkın vuzuha ermesi nâmümkün.  Bu sebeple, âşk engel tanımaz gibi bir söz bile fuzûli bir kelamdır diyebiliriz. Zira âşk engel tanımaz demek, âşkın engelden doğan evveliyatından bihaber olmak ve aşkın hakikat düzleminde engel ve mania kavramlarına eşit paralelde olduğunu keşfetmemek demektir.

(Aşk ve Engeller Üzerine: Nuit Blanche)

Sonuç olarak Bedîüzzaman’ın da dediği gibi:

Âşk, şiddetli bir muhabbettir. Fâni mahbuplara müteveccih olduğu vakit, ya o âşk kendi sahibini daimî bir azap ve elemde bırakır. Veyahut o mecazî mahbup, o şiddetli muhabbetin fiyatına değmediği için, bâki bir mahbubu arattırır; Âşk-ı mecazî, Âşk-ı hakikîye inkılâb eder.

İşte anlamaya çalıştığım bu kavramları tefekkür etmeme yardımcı olan, duru, sade bir anlatıma sahip güzel bir kısa animasyon; Bottle.

Kumdan ve kardan oluşan vücutlar kendilerine has dilleriyle irtibata geçer, birbirlerine şişe ile mesajlar gönderirler ve zaman geçtikçe farklı bir mertebe hâli yaşanır. Ki bu hâl tüm maddiyatı bırakıp birbirlerinde fani olmak üzere yola çıkmaya kadar gider. Ve âşk tam da yola çıkarken, birbirlerinde fani olma niyetinde başlar.

Kirsten Lepore tarafından tasarlanan, kurgulanan ve yönetilen stop-motion tekniği ile hazırlanmış bu filmin sonu da tıpkı aşk gibi her insanda farklı duyguların oluşmasıyla birlikte her insanın hayata olan bakış açısına da ışık tutuyor.

İyi yolculuklar!

~ Bottle ~

~ Kamera Arkası ~

- www.kirstenlepore.com -

Bu yazı için 2 Yorum yapılmış.

Yorum yaz